Mesir’in İçinden Geçerken…

Gururla söylüyorum ki Manisa, 486. Uluslararası Mesir Festivali’ni yine aynı coşku, aynı heyecan ve aynı sahiplenişle kutladı. Böylesine köklü bir geleneğin hâlâ ilk günkü ruhunu koruyabiliyor olması, bu şehrin en kıymetli miraslarından biri…

Mesir benim için sadece bir festival olmadı hiçbir zaman. Çocukluğumun en canlı anılarından biri oldu hep.

Ailemin beni ilk kez saçım gününe götürdüğü zamanı yarım yamalak hatırlıyorum. Babamın mesir kapabilmek için o kalabalığın içine girmesi beni çok korkuturdu. Ona bir şey olacak sanır, gözüm hep onu arardı. Babasına düşkün küçük bir kız çocuğu için o kalabalık heyecandan çok korkuydu belki de… Ağabeyim ise annemin elini tutmuş keyifle izlerdi her şeyi.

İnanın, küçükken mesirin kendisi hiç umurumda değildi. Ben sadece babamın geri dönmesine seviniyordum.

Sonra yıllar geçti… Sultan Camii’nin karşısında oturan dayımın balkonundan izlemeye başladık Mesir’i. O yükseklikten bakınca kalabalık korkutmuyordu artık. Şehrin ritmini, insanların heyecanını, o ortak coşkuyu izlemek hoşuma gidiyordu. Her sene “Bu kez yine dayıma gidelim” diyordum.

Belki de Mesir’i ilk kez orada sevdim.

Şimdi ise o geleneğin yalnızca izleyicisi değil, bir parçasıyım.

Bu yıl Mesir Festivali benim için çok başka bir yerde duruyor. Çünkü bu kez sahnenin önünde izleyen değil, perde arkasındaydım. Manisa Büyükşehir Belediyesi ile birlikte günlerce, gecelerce durmadan etkinliklerin içinde koştuk. Organizasyonun her detayında nefes nefese bir emek vardı.

Ve şunu öğrendim:

Zormuş…

Böylesine büyük bir organizasyonu yönetmek, aynı anda onlarca etkinliği planlamak, aksaklık yaşanmaması için görünmeden çalışmak gerçekten zormuş.

İnsanlar korteji izlerken, fener alayında yürürken, dans gösterilerini izlerken, atölyelerde vakit geçirirken, çocuklar sihirbazlara ve palyaçolara gülerken, Gastronomi arenasında Manisa lezzetlerini tadıp aynı zamanda ünlü konukların söyleşilerini dinlerken; bir yanda da görünmeyen bir telaş yaşanıyordu. Bir sonraki programın hazırlığı, sahne geçişleri, teknik detaylar, krizler, telefonlar…

Festival daha bitmeden “Bu yıl harikaydı”, “Çok güzel olmuş” yorumlarını duymaya başlamıştık. Ama itiraf etmeliyim ki ben o anlarda bunları tam hissedemiyordum bile. Çünkü zihnim hep bir sonraki güne, bir sonraki etkinliğe odaklıydı.

Aradan bir hafta geçti.

Şimdi dönüp baktığımda insanların yorumlarını, memnuniyetini, şehirde oluşan atmosferi daha net görebiliyorum. Yorgunluk çekildikçe yerini tatlı bir tebessüme bırakıyor.

Ve en önemlisi şunu görüyorum:

Bir festival, önce kendi şehri tarafından sahiplenildiğinde büyüyor.

Bu yıl Manisa bunu yaptı.

Şehrimize gelen insanlar sadece etkinlik izlemedi; Manisa’nın ruhunu gördü. Esnafımızın güler yüzüyle karşılaştılar, otellerimizin misafirperverliğini yaşadılar, sofralarımızın lezzetini tattılar. Şehrin tüm paydaşlarının birlik içinde hareket etmesi, aslında Mesir’in gerçek başarısıydı.

En çok da şu cümleyi duydum:

Bence bu festivalin en kıymetli sonucu tam olarak buydu.

Bir otel yöneticisi olarak misafirlerin geri bildirimlerini birebir dinleme şansım oldu. Gözlerindeki şaşkınlık ve memnuniyet, bu emeğin karşılığıydı.

Başardık Manisa.

Ve inanıyorum ki her yıl üstüne koyarak, kendimizi ve şehrimizi daha da geliştirebiliriz.

Bu festival boyunca en çok görmek istediğim etkinliklerden biri ise “Frida Kahlo Günlükleri” oldu. Yoğunluktan henüz ziyaret edemedim. Ama alelacele gezmek de istemiyorum. Sakin bir günde, her detayını sindirerek görmek istiyorum.

Bir kadının acısıyla nasıl devleştiğini…

Nasıl kendi hikâyesini sanata dönüştürdüğünü…

O yüzden şimdilik uzaktan selam veriyorum:

Hoş geldin şehrimize, Frida Kahlo Günlükleri…