Bazı yolculuklar vardır; başladığınız yere geri dönersiniz ama artık aynı kişi değilsinizdir.
Benim için Çin yolculuğu biraz böyleydi.
Temmuz ayında Türk-Çin Derneği aracılığıyla gerçekleştirilen “Küresel Kalkınma Girişimi: Turizm, Otelcilik ve Çin Mutfağı Eğitimi” programına katılmak üzere Çin’e doğru yola çıktığımda, öncelikli amacım turizm, otelcilik ve Çin mutfağı alanında yeni bilgiler edinmekti.

Fakat Beijing–Chengdu–Beijing rotasında geçen günler, bunun yalnızca bir eğitim programı olmadığını kısa sürede gösterdi.
Çünkü bazı eğitimler sınıfta kalmaz.
İnsanı başka kültürleri anlamaya, kendi ülkesini yeniden düşünmeye ve “Buradan sonra ne yapabiliriz?” sorusunu sormaya yöneltir.

Çin’de geçirdiğimiz süreçte yalnızca Çin mutfağını tanımadık. Ülkenin tarihini, ekonomik gelişimini, turizm anlayışını, gastronomi kültürünü, teknolojik dönüşümünü ve sürdürülebilirlik yaklaşımını farklı yönleriyle gözlemleme fırsatı bulduk.
Üniversiteler, araştırma kurumları, üretim tesisleri ve gastronomi alanındaki uygulamalar bize Çin’in yalnızca büyüklüğüyle değil, sistem kurma yaklaşımıyla da dikkat çektiğini gösterdi.
Fakat Çin’de beni en çok şaşırtan şeylerden biri, belki de hiç beklemediğim bir ayrıntıydı.
1,5 milyara yaklaşan nüfusuyla devasa bir ülkede, günlük yaşamın bu kadar sakin ve düzenli olmasını beklemiyordum.

Açıkçası daha fazla itiş kakış, daha fazla kargaşa ve daha yoğun bir karmaşa göreceğimi düşünmüştüm. Oysa karşılaştığım tablo farklıydı. Kalabalık vardı ama sürekli bir kaos hissi yoktu. İnsanlar birbirlerinin alanına saygı gösteriyor, günlük yaşam belli bir düzen içerisinde akıyordu. Toplu taşıma, sokaklar, kamusal alanlar ve insanların günlük davranışlarında belirgin bir düzen duygusu hissediliyordu.

Belki de Çin yolculuğundan dönerken beraberimde getirdiğim en güçlü düşüncelerden biri buydu: Kalabalık olmak, karmaşa içinde olmak zorunda değil.
Bunu gözlemlemek ve böyle bir yaşam kültürünün içinde birkaç hafta geçirmek benim için oldukça etkileyiciydi. Hatta itiraf etmeliyim; biraz da kıskandım.
Çünkü düzen yalnızca kurallarla değil, insanların birbirlerinin yaşam alanına gösterdiği saygıyla da oluşuyor.
Bu gözlem bana turizm açısından da farklı bir şey düşündürdü.
Bir şehrin ziyaretçiye sunduğu deneyim yalnızca tarihi yapılarından, restoranlarından veya otellerinden oluşmuyor. Sokağın düzeni, insanların davranışı, kamusal alanların kullanımı ve günlük hayatın ritmi de turizm deneyiminin bir parçası.
“Çin’de aç kalırsın” diyenlere…
Çin’e gitmeden önce çevremden en çok duyduğum cümlelerden biri şuydu:
“Çin’de ne yiyeceksin, aç kalırsın.” Ben ise Çin’den üç kilo alarak döndüm :)
Sanırım bu, “aç kalırsın” diyenlere verebileceğim en güzel cevap.
Pekin Ördeği, Hot pot kültürü, dumplingler, birbirinden farklı noodle çeşitleri, istiridye ve diğer deniz ürünleri, çeşit çeşit mantarlar, turşular, kızarmış pilavlar ve daha birçok lezzet…
Üstelik bazı tatlılarında şeker oranının oldukça düşük olmasına rağmen son derece lezzetli ve dengeli tatlarla karşılaşmak benim için ayrıca şaşırtıcıydı.
Özellikle bazı yemeklerin damak zevkimize düşündüğümden çok daha yakın olduğunu gördüm.
Tek bir konuda sizi önceden uyarmam gerekir: Acı konusunda dikkatli olun.

Çünkü onlar acıyı bizden çok daha fazla seviyorlar. :)
Çin mutfağını yalnızca alışılmadık yiyeceklerden ibaret sanmak, dünyanın en köklü ve çeşitlilik açısından en zengin mutfak kültürlerinden birini oldukça dar bir pencereden değerlendirmek olur.
Benim için bu deneyim, gastronomi turizminin en önemli taraflarından birini de yeniden hatırlattı:
Bir mutfağı gerçekten tanımak için onu anlatılanlardan değil, sofranın başında deneyimlemek gerekiyor.
Çin mutfağını yaparken Türk şefleri izlemek
Bu deneyimin benim için bir başka özel tarafı da Marmaris’ten programa katılan sevgili Şevval Akkaya ve Halit Çandır şeflerimizle birlikte Çin yemekleri hazırlamak oldu.
Farklı ülkelerden katılımcıların bulunduğu bir ortamda, bu kez yalnızca Çin mutfağını öğrenen kişiler değildik; mutfağa girip öğrendiklerimizi uyguluyorduk.
Ve orada bir kez daha şunu gördüm:
Türkler olarak mutfakta gerçekten güçlü bir kültüre sahibiz.
Sevgili Şevval Akkaya ve Halit Çandır şeflerimizin, diğer katılımcı ülkeler arasında Türk şeflerini temsil ederek bir başka ülkenin mutfağını en iyi şekilde ortaya koymaları beni gerçekten gururlandırdı.
Çünkü iyi bir şef yalnızca kendi mutfağını iyi bilmekle kalmıyor; başka bir kültürün mutfağına da saygı göstererek onu öğrenebiliyor, anlayabiliyor ve en iyi şekilde uygulayabiliyor.
Bence gastronomi diplomasisinin en güzel taraflarından biri de tam olarak bu.
Başka bir ülkenin mutfağına dokunurken kendi ülkenizi de temsil ediyorsunuz.
Bir sofrada birbirimizin yemeklerini yapıyor, birbirimizin kültürünü tanıyor ve aslında hiç konuşmadan bile ortak bir dil oluşturabiliyoruz.
Uzakta bir yerde, milli takımın başarısı
Çin’de bulunduğumuz günlerde bir başka güzel duygu daha yaşadık.
Türkiye Kadın Voleybol Milli Takımı’nın başarısını Çin’deyken takip etmek, benim için bu yolculuğun hiç planlanmamış ama en güzel “bonuslarından” biri oldu.
Kendi ülkenizden binlerce kilometre uzaktasınız. Bir yandan farklı ülkelerden insanlarla projeleri, turizmi, gastronomiyi ve iş birliklerini konuşuyorsunuz. Tam o sırada ülkenizin milli takımının başarısı geliyor.
Ve bir anda bulunduğunuz yerde insanlar sizi tebrik etmeye başlıyor.
İşte o an, ülkenize ait bir başarıyı uzakta yaşamanın ne kadar başka bir duygu olduğunu fark ettim.
Belki de Çin’de yaşamak istediğim güzel şeylerden biri tam olarak buydu.
Başka bir ülkede, kendi ülkenizin başarısıyla gurur duymak ve o gururun sizinle birlikte başka insanlar tarafından da paylaşılması…
Proje konuşurken, toplantılar yaparken, yeni iş birlikleri üzerine düşünürken bir anda Atatürk’ün Kızları’nın bize yaşattığı bu duygu gerçekten çok güzel bir bonus oldu.
O günlerde Türkiye’yi anlatmak için yalnızca hazırladığımız sunumlara, kitaplara ya da projelere ihtiyacımız olmadığını da hissettim.
Bazen bir ülkeyi en güzel anlatan şey, insanların ortaya koyduğu başarı oluyor.
Ve insan, kendi ülkesinden uzaktayken bunun değerini biraz daha fazla hissediyor.
Çin’de beni düşündüren bir başka konu ise teknoloji ile gelenek arasındaki ilişkiydi.

Program kapsamında gezdiğimiz hazır gıda enstitülerinde restoranlara, okullara ve catering kuruluşlarına yönelik ürünlerin üretildiğini gördük. Doğranmış, pişmeye hazır veya belirli aşamaları tamamlanmış ürünler; gelişmiş teknolojiler ve oldukça yüksek hijyen standartları altında hazırlanıyordu.
İlk bakışta insanın aklına şu soru geliyor: “Hazır gıda teknolojisi bu kadar gelişirken, Çin mutfağının geleneksel yapısı bundan zarar görmez mi?”
Bu soruyu yönelttiğimde aldığım cevap benim için oldukça öğreticiydi.
Bize, mutfak kültürünü özellikle okullarda ve genç şef adaylarına aktardıklarını anlattılar. Hazır gıdanın, onların bakış açısına göre, geleneksel mutfağın yerine geçmesi amaçlanmıyordu.
Aksine; Doğranmış ve pişmeye hazır ürünler mutfakta zaman kazandırıyor, şeflerin daha hızlı ve daha estetik üretim yapmasına olanak sağlıyordu.
Geleneksel mutfağın bilgisinin ise yeni nesle sistemli biçimde aktarılmaya devam ettiğini söylediler. Bu cevap beni düşündürdü. Çünkü belki de teknoloji ile gelenek arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz.
Gelenek korunurken teknoloji de kullanılabilir. Hatta doğru kurulduğunda teknoloji, geleneğin yaşatılmasını kolaylaştıran bir araca dönüşebilir.
Bu yaklaşım, Türkiye’de özellikle gastronomi ve yerel mutfaklar açısından üzerinde düşünmemiz gereken bir konu.
Kendi geleneksel yemeklerimizi gelecek nesillere aktarırken bir yandan da üretim süreçlerini kolaylaştırabilir, hijyen standartlarını yükseltebilir, zaman ve iş gücü kayıplarını azaltabiliriz. Mesele teknolojiyi kullanmak ya da kullanmamak değil.
Teknolojiyi kültürümüzün hizmetinde nasıl kullanacağımızı doğru kurgulamak.
Çin yolculuğunun bana öğrettiği önemli şeylerden biri de buydu. Çin yolculuğumun bir başka özel tarafı ise Çinlilerin Türklere bakış açısını merak etmemdi. İlk fırsatta bunu sordum. Bana verdikleri cevap oldukça gülümseticiydi:
“Türkler çok romantik.”
Sanırım bunda Türk dizilerinin Çin’de gördüğü ilginin de payı var.
Kültürümüzün yalnızca yemeklerimizle değil, dizilerimiz ve hikâyelerimiz aracılığıyla da başka coğrafyalarda karşılık bulduğunu görmek gerçekten ilginçti.
Bir başka gurur verici detay ise programa bir fermantasyon ve gıda araştırma enstitüsünün davetiyle katılmış olmamızdı.
Derslerde Çin’in fermantasyon kültürünü ve gıda teknolojilerini öğrenirken, profesörlerin bazı konularda Türkiye’yi örnek olarak ele almaları bizim için oldukça anlamlıydı.
Özellikle fermantasyon ürünlerimiz ile hazır gıdaların kullanım ve saklama koşullarına ilişkin Türkiye örneklerinin derslerde anlatılması, kendi ülkemizin uygulamalarının uluslararası bir eğitim ortamında örnek olarak karşımıza çıkması açısından benim için ayrıca gurur vericiydi.
Çünkü bazen kendi ülkemizde sıradan gördüğümüz bir bilgi, başka bir coğrafyada değerli bir örnek olarak karşınıza çıkabiliyor.
İşte eğitim sürecinin sonunda ortaya koyduğumuz fikirler arasında Türkiye-Çin Fermentasyon ve Gastronomi Forumu, akademik ve sektörel iş birlikleri ile bir Sino-Turkish Center of Excellence gibi başlıkların bulunması da tesadüf değildi.

Çünkü benim için asıl soru artık “Çin’de ne gördük?” değildi.
Asıl soru şuydu: “Gördüklerimizi Türkiye’de neye dönüştürebiliriz?”
Yolculuğun benim açımdan en önemli tarafı burada başladı.
Çin’den döndükten sonra Ankara’da, Türkiye-Çin diplomatik ilişkilerinin 55. yılı kapsamında Çin Büyükelçiliği tarafından düzenlenen resepsiyona davet edilmek ve burada Çin deneyimimizi, Manisa’yı ve turizm-gastronomi alanındaki çalışmalarımızı paylaşmak, bu sürecin eğitim programının ötesine geçtiğini hissettiren önemli bir adım oldu.
Türkiye ile Çin arasındaki diplomatik ilişkiler 1971 yılında başladı. 2026 yılı ise bu ilişkilerin 55. yılı.
Bu ilişki bugün yalnızca devletlerarası diplomasi başlığında değil; turizm, gastronomi, eğitim, kültür, tarım, teknoloji ve yerel kalkınma alanlarında da karşılık bulabilecek geniş bir zemine sahip.
Bu noktada Manisa’nın da kendisine bir yer açması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü Manisa yalnızca bir sanayi ve tarım şehri değil.
Aynı zamanda binlerce yıllık bir kültürün, bağcılık geleneğinin, güçlü bir üretim altyapısının ve giderek daha görünür hale gelen gastronomi değerlerinin şehri.
Sardes’ten üzüm bağlarına, zeytinden mesire, yerel yemeklerden modern gastronomi çalışmalarına kadar anlatabileceğimiz çok güçlü bir hikâyemiz var.
Çin’de dikkatimi çeken konulardan biri de kültürel turizme verilen önem oldu.
Tarihi, kültürü, gastronomiyi ve yerel değerleri turizmin önemli bir parçası olarak ele almaları, Manisa açısından üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir fırsat sunuyor.
Çünkü Manisa’nın kültürel mirası yalnızca geçmişte kalmış eserlerden ibaret değil.
Belki de yapmamız gereken, bu değerleri birbirinden ayrı ayrı tanıtmak yerine tek bir Manisa hikâyesinin parçaları haline getirmek.
Çünkü gastronomi turizmi artık yalnızca “yemek yeme deneyimi” olarak değerlendirilmemeli.
Gastronomi; kültürel diplomasi, yerel kalkınma, turizm, eğitim ve uluslararası iş birliğinin kesiştiği önemli bir alan.
Çin yolculuğum bana bunu bir kez daha gösterdi. Bir üzüm yalnızca bir ürün değildir.
Bir bağ; bir üretim biçimi, bir tarih, bir aile hikâyesi ve bir kültürdür. Bir yemek yalnızca tarif değildir. Coğrafyanın, iklimin, üretimin ve insanların hafızasıdır.
Bu nedenle kendi değerlerimizi dünyaya anlatırken yalnızca “bizde bunlar var” demek yerine, bu değerlerin hikâyesini anlatmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Çin’e öğrenmek için gittik.
Ama asıl kazancımız, geri dönerken beraberimizde yalnızca eğitim notları değil; yeni fikirler, yeni bağlantılar ve yeni iş birliği ihtimalleri getirmek oldu.
Belki de bu yolculuğun en doğru cümlesi şu:
We arrived to learn. We left with connections.
Öğrenmek için gittik, bağlantılar kurarak döndük. Şimdi önümüzde daha önemli bir aşama var: Bu bağlantıları kalıcı projelere dönüştürmek.
Çin ile Türkiye arasında gastronomi ve turizm alanında yeni buluşmalar gerçekleştirmek, akademik iş birlikleri geliştirmek, fermentasyon gibi ortak kültürel ve bilimsel alanlarda çalışmalar yapmak, Manisa’nın hikâyesini daha geniş coğrafyalara taşımak…
Çünkü artık mesele Çin’e gitmiş olmak değil. Mesele, o yolculuktan sonra ne yaptığımız.
Ve belki de her uluslararası yolculuğun gerçek değeri, dönüş biletinin kesildiği gün değil; eve döndükten sonra kurulan ilk bağlantıyla başlıyor.
Çin benim için böyle bir başlangıç oldu. Bir eğitim programı olarak başlayan yolculuk, bugün Türkiye ile Çin arasında kültür, gastronomi ve turizm üzerinden kurulabilecek yeni bir köprünün ilk adımlarından birine dönüşmüş durumda.
Ve bu köprünün bir ucunda Çin varsa, diğer ucunda benim için her zaman Manisa olacak.